Anasayfa » Yaşlı ve Özürlüler » Yaşlı bakımının hukuku ve ahlakı

Yaşlı bakımının hukuku ve ahlakı

Yaşlı bakımının hukuku ve ahlakı

Tarih :
Yaşlı bakımının hukuku ve ahlakı

Yaşlılarımız bizim emanetimiz ve imtihanımızdır. Emanete hıyanet etmeyeceğiz ve bu imtihanı kazanacağız.

Yaşlılara bakmak birinci derecede kendi çocuklarının görevidir. Onlar bunu insan olmalarının ve imanlarının gereği olarak hakkıyla yaparlarsa bu mesele ihsan ile halledilmiş olur.

Böylece hem yaşlılık bir problem olmamış olur, hem de bunu yapanlar ayrıca en faziletli bir ibadet sevabı almış olurlar. Bu mümkün olmadığında İslam’da devlet bu görevi üstlenir. Din farkı gözetmeksizin bütün raiyyesinin yaşlılarına bakar. Bu sebeple bizde vatandaş yerine ‘raiyye’ kavramı vardır. Raiyye, riayet edilen, gözetilip kollanan demektir ve bir İslam ülkesindeki bütün fertler, inançları ne olursa olsun, devletin raiyyesidirler. Vatandaş ise nötr bir kelimedir, aynı vatanı paylaşmaktan başka bir manaya işaret etmez.

Yaşlıların asıl rahat edecekleri yerleri, yaşayageldikleri kendi evleridir. Güzel olan çocukların onları kendi yuvalarında bakmalarıdır. Ancak bugünün çalışma sistemindeki seyyaliyet buna fazla imkân vermiyor. O zaman da akla gelen, yaşlıların çocuklarının yanına gitmeleridir. Ancak içten ve sevgi ile karşılanmazlarsa bu da çok zor ve ağır bir durumdur. Çocuklar kabul etse bile bireyselliğe alışmış modern gelinler buna pek hoş bakmazlar, keyiflerini bozmak istemezler. Bazen de yaşlıların her şeye müdahale etmeleri bunu zorlaştırır. Gelinler modernlikten, ebeveyn de çoğu zaman kötü geleneklerden etkilenmiş olabilir. Yine de bu durum huzur evine gitmekten daha iyidir. Aileden hiç olmazsa bir kişi arada bir yaşlıların ellerinden şefkatle tutmuş olur. Bu sebeple ev mimarimizi buna ayarlamamız gerekir. Mesela ebeveyn odası denilen ve bazı evlerde zaten var olan mekânı daha elverişli hale getirmeliyiz. Yaşlılar gerektiğinde orada kendi hallerinde bir çay kaynatabilmeliler. TOKİ biraz daha medeniyet eksenli düşünseydi bu mimariyi şimdiye kadar geliştirmiş olurdu. Ortak yemek ve sohbet anlarında ise bütün ev halkıyla dertleşirler, tecrübelerini onlara aktarırlar, çocuklar büyüklere saygıyı ve sevgiyi öğrenmiş olur. Onlar da yarınki böyle günlerine hazır ve alışık olurlar. Babam bir hikâye anlatırdı; eski şartlarda adam çocuğuyla birlikte kestiği bir ağaçtan bir çanak yapıyormuş. Çocuğu bunu neden yaptıkların sormuş. Adam oğlum demiş, deden yaşlandı, sofrada yemeği üstüne döküyor, o ayrı yesin diye yapıyoruz. Çocuk, baba bunu iki tane yapalım, senin yaşlanmana da çok kalmadı deyince adam şaşırmış. Ebeveyninize nasıl davranırsanız, ondan daha iyisini bulamazsınız.

Anneye babaya bakmanın hukuki sorumluluğunun bizim sistemimizde aslında erkek evlada ait olduğu da bilinmelidir. Mirastaki farklılığın bir sebebi budur. İmkânsızlıkları yoksa erkek evlat buna mazeret arayamaz. Annesini babasını evine getirmek istemesini hanımının reddetme hakkı yoktur. Hanımı en kötü ihtimalle onların zati hizmetlerini yapmaz, o zaman da erkek evlat vakti varsa hizmetçi tutar.

Ne var ki, erkek evlatlar bu görevlerini unutup ihmal ettikleri, gelinlerin de rahatlarını bozmak istemedikleri için bugün yaşlılar daha çok kızlarıyla mutlu oluyorlar, çünkü onlar ebeveynlerine daha candan bakıyorlar. Orada da haklı olarak damadın isteksizliği söz konusu olabilir. Bu sebeple en az üç çocuk sahibi olmanın avantajlarından biri asıl yaşlılıkta belli oluyor. Geçim korkusuyla, ya da keyfim bozulmasın diye çocuk yapmayanlar, yaşlanınca bunun acısını çekiyorlar.

Sosyal medyada dolaşan şu esprinin hakikat payı vardır:

“İki kızın varsa sigortalısın, ortada kalmazsın.

Bir kızın, bir oğlun varsa Bağkurlusun, oğlun bakmazsa kızın bakar.

İki oğlun varsa yeşil kartlısın. Devlet bakarsa ne ala, bakmazsa Allah rahmet eylesin”.

Tabi, ihtimaller sadece bunlardan ibaret değil.

Çocuğun kendi ebeveyninden sonraki görevi, eşinin annesinin babasının bakımına da katkıda bulunmaktır. Olabilir ki, onları bakanlar da bulunmayabilir. Nasıl gelin kocasının ebeveynine bakıyorsa, koca da gerektiğinde eşinin ebeveynine bakmalıdır. Eşlerden her birinin diğerinin ebeveynine bakması hukuki olmasa da ahlaki ve imani bir görevdir. Yani mesele gelir hukuki görevlere dayanırsa hukuken bakmıyorum, ne günü varsa görsün diyebilir. Ama o zaman da eşler arasındaki sevginin, muhabbetin ve meveddetin telleri kopar.

Huzur evi dedikleri tecrit odaları bizim kültürümüze ve medeniyetimize yabancı olan modern hapishanelerdir. Aslında gençliklerinde keyiflerine bakıp çocuklarına karşı görevlerini yapmayanlar, onları ahlaklı ve imanlı yetiştirmeyenler sonunda huzurevine düşüp bunun cezasını çekiyor da olabiliyor. Tabii ki, bunu tek sebep olarak görmek haksızlık olur. İnsanın hiçbir yakını bulunmuyor olabilir. O zaman da devlet böyle kurumlarla meseleye çözüm aramalıdır. Ancak burada bile gönüllü bakım geleneği oluşturulabilir ve devlet huzur evinde yaşlıya harcayacağı parayı, hatta çok daha azını her hangi bir yaşlıyı gönüllü olarak bakan komşularına verebilir. Çözüm de daha insani olmuş olur.

Prof. Dr. Faruk BEŞER

Kaynak : Yeni Şafak

Benzer Haberler